Türk entegre stratejisi ve imralı kasetleri(1)-Samet Erdoğdu

TC devletinin ”entegre bir strateji” olduğu bir kaç kez ifade edilen, Kürt ve Kürdistan politikası partiler, hükümetler, kurumlar üstü ”milli” bir politikadır. Özü Kürt meselesini bir ”ulus” meselesi olmaktan çıkartmak; ”toprak – ulusal yurt.

17.02.2014, Pts - 18:10

Türk entegre stratejisi ve imralı kasetleri(1)-Samet Erdoğdu
Haberi Paylaş
TC devletinin ”entegre bir strateji” olduğu bir kaç kez ifade edilen, Kürt ve Kürdistan politikası partiler, hükümetler, kurumlar üstü ”milli” bir politikadır. Özü Kürt meselesini bir ”ulus” meselesi olmaktan çıkartmak; ”toprak – ulusal yurt” ve ”ulusal toprak üzerinde ulusal devlet” kurmak imkan ve kudretinden yoksun etmek, onu en fazla etnik bir mesele, bir alt kimlik meselesine indirgemek, bunun için belli başlı Kürt siyasetlerini entegre, asimile edip, ”milli”, ”Türkiyeci” hale getirmek, rehabilite etmek; Türkleştirme siyasetine devam etmekle birlikte kendi Kürdünü yaratmaktır. Bu, bir ”uzun süreli milli savaş stratejisi”dir. Kürt meselesini mezara gömmek hedefinden vazgeçilmemiştir.

Bu siyasetin bugüne dek izlenegelen temel taktiği Kürdistan’daki düşük yoğunluklu savaşın inip – çıkarak, sünüp – sürünerek, gevşeyip – sertleşerek, düşüp – tırmanarak kontrollü bir şekilde devam ettirilmesidir. Bu, savaşan bir Kürt siyasetinin mevcudiyetini; söz konusu Kürt siyasetinin tam yenilmeden ama fazla gelişmesine de müsaade edilmeden sürekli mevcudiyetini gerektirir. Savaşan Kürt siyaseti savaşabilecek kadar güçlü, fakat her an ezilebilecek kadar güçsüz olmalıdır.

Bunun böyle olmasının en önemli nedenlerinden biri Kürdistan’daki demografik yapının değiştirilmesi; cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli yöntemlerle izlenen Kürdistan’ın Kürtsüzleştirilmesi siyasetinin kitlesel boyutlarda devam ettirilme bahanesinin elde tutulmasıdır.

Kürt milletini kültürel olarak soykırıma uğratmakta belirli bir mesafe katedilmiştir; bu siyaset yürürlükte tutulmaya devam edecektir; fakat her şeye rağmen Kürt özelliğini kaybetmemiş yoğun bir nüfus vardır. Bu nüfus Türk devleti için potansiyel bir tehdittir. Yoğun oldukları yerden uzaklaştırılmalı, dağıtılmalıdır.

Tarih devletlerarası savaşlar, büyük toplumsal krizler ve devrimler döneminde; o zamana kadar bastırılabilmiş, kontrol altında tutulabilmiş milli meselelerin şaşırtıcı bir hızla yeniden patlak verdiğini ve ezilen milletlerin siyasal bağımsızlık elde etme imkânlarına kavuştuklarını defalarca göstermiştir.

Bir cihan imparatorluğundan arta kalan Türk devlet egemenleri bunu tecrübeyle bilmektedirler; onların hafızlarının derinliklerinde parçalanan Osmanlı imparatorluğunun dağılma korkusu damar salmıştır; bölünme travması çok derin iz bırakmıştır. Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığı; Arab’ın ”bizi” arkadan hançerlediği, ”Kahpe Rum”un, ”Hain Ermeni’nin”, ”Nankör Arnavud’un”, ”Şaki Kürdün” ”bize” ihanet ettiği bir Türk düsturu haline getirilmiştir.

Bu yüzden Kürdistan’dan Kürtlüğün yoğunluksuzlaştırılması temel bir çözüm stratejisi olarak takip edilmektedir.

Bu stratejinin pek çok aşaması, uygulamasının değişik metotları vardır. Yerinde dönüşüm, Kürdü Türkleştirme metotlarından biridir; Kürt hareketi gerilediği, Kürtlerin herhangi bir milli talebi ve iddiası bulunmadığı zamanlarda bu politika uygulanır. Savaş ise Kürdistan’dan Kürdü kitlesel olarak atma, ”büyük Kürt külliyatlarını, Türkiye’de dağınık, küçük cüziyetler haline getirme” fırsatı verir. Bu bakımdan Kürtlerin yerlerinden yurtlarından sürülmeleri hep Kürt ayaklanmalarının meydana geldiği zamanlara denk gelir.

Kürtler bu bakımdan defalarca kitlesel olarak Kürdistan’dan Kürdistan’ın dışına sürülmüşlerdir. Fakat bu Kürt tehcirlerinin [zor yoluyla göçertilme] hiç biri 1987′den itibaren başlatılan ve 90′lı yıllarda hız kazandırılan son büyük Kürt kaçırtılması boyutlarında olmamıştır. Politikanın mimarı, bazı Kürtlerin öve öve yere göğe sığdıramadıkları, Turgut Özal’dır. Turgut Özal bunu o zamanlar açıkça dile getirmiş; Kürdistan’da toprağa dayalı bir çözüm talebini peşinen önlemek için Kürdistan’ın Kürtsüzleştirileceğini açıkça söylemiştir:

”Sürün 500 000 Kürdü batıya, bakın Kürt meselesi diye bir şey kalır mı” demiştir. Bu mesajı doğru anlayanlar anlamıştır tabii. Mesela solcu iktisatçı Mustafa Sönmez, bu fikri o kadar doğru anlamıştır ki; Kürdistan’da toprağa dayalı bir Kürt çözümünün neden imkânsız olduğunu anlatmak için bin dereden su getirmektedir. Turgut Özal da zaten ”Federasyon dahil, her şeyi tartışmalıyız; Kürtlere neden federasyon gerekmediğini izah etmeliyiz” diye izah etmişti. Bu vazifeyi Türk sol entelijentsiyası uhdesine aldı ve canla başla halen ”izah edip” duruyor.

Özal’ın Kürt sürgün siyaseti Kürdistan’da 4 bin köyü haritadan sildi; milyonlarca Kürdü dünyanın dört bir yanına savurdu. Kürdistan’da herhangi bir referandumda ayrılık, federasyon ya da özerklik lehine oy verebilecekleri endişesi taşınan Kürtlerin önemli bir külliyatı yurtlarından kopartıldı. Türk devleti bunu, Kürdistan’ı ulusal kurtuluşa eriştirmek için başlatılan bir savaşın ortasında yaptı. Bu zaman zarfında düşük yoğunluklu savaşın devam etmesi Türk devleti bakımından bir fırsat olarak değerlendirildi.

Ancak Turgut Özal’ın Kürt politikası sadece bundan da ibaret değildi. Turgut Özal, TC sınırları içerisinde Kürdistan’ı Kürtsüzleştirir, hatta yeniden parçalar, ilerde şartlar elverdiğinde Botan – Behdinan’da bir özerk bölge vererek ”Kürdistan Kürdistan deyip duruyordunuz, alın size işte Kürdistan; tepe tepe kullanın” derekesinde bir ”çözüm” alternatifini yedekte tutuyor; Kürt kartını elde tutarak emperyalist Türkiye’yi yaratmada bir sıçrama tahtası haline getirmek istiyordu. Talabani ve Barzani’ye pasaport veren, Çevik Gücün Güney Kürdistan’ı Saddam’a karşı savunmasına imkân tanıyan, Körfez Savaşına bir koyup beş almak üzere dalış yapan Özal’ın siyasetleri hep Amerikan güdümlü zannedilmişse de bunlar esasen emperyalist Türk yayılmacılığının tezahürleriydi. Buna geçmişte Menderes tevessül etmiş, Suriye’ye müdahale ederek Rojava’yı ele geçirmeyi planlamıştı; Türk devleti ilk fırsatta Hatay’ı ilhak ederek güneye doğru yayılma siyasetlerinin ilk işaretlerini ise daha en zayıf zamanlarında vermişti.

Türk devletinin siyasetinin diğer unsuru işte budur. Türk devleti, hiçbir zaman ”ayrılık” derekesine ulaşamayacak, ama daima canlı, sıcak kalacak bir Kürt meselesinin mevcudiyetini bu dönem için gerekli görmüştür. Bunun yanında bir Kürt – Türk stratejik ittifakı (!) yaratarak Kürdistan’ın Irak ve Suriye boyunduruğundaki kısımlarını Türkiye’ye bir biçimiyle (federasyon, özerklik, vasal devlet vs.) ilhak ya da tabi etme siyaseti geliştirmiştir. Bu siyaset Türk emperyalistleşme stratejisidir ve Özal tarafından olduğu kadar, 28 Şubatçı generaller tarafından ve onları darbecilikle hapse tıkan Erdoğan tarafından da takip edilmiştir. Yani hükümetler üstü bir devlet stratejisi olarak ele alınmıştır. Türk devletinin Kürt korkusunu esas kışkırtan nedenlerden biri İran – Irak Savaşı’dır. İran – Irak savaşının hem İran’da hem Irak’ta Kürtleri güçlendireceğini düşünen TC devleti bu savaş esnasında çok tedirgin olmuş; daha Kuzey Kürdistan’da yaprak kıpırdamazken Kamışlı’da Kawa’nın önder kadrolarını katletmiş; Güney Kürdistan topraklarına ilk ”sınır ötesi operasyonları” ise daha cunta yıllarında yapmıştır (sanırım 1983 Martı idi).

Türk devletinin bu siyasetini zamanla Abdullah Öcalan’ın ve PKK kurmaylarının da sezdiği, 80′li yılların sonlarına doğru meseleye ”onurlu bir çözüm yolu bulmak için müzakerelere” yeşil ışık yakmalarından anlaşılıyor. Kitlesel göçertmeler başlayıp Kürdistan’ın boşaltılması hız kazanınca PKK kısa sürede sonuç almak, en azından bir ”Botan – Bahdinan hükümeti kurmak” için alabildiğine yüklenmiş; ancak bunun zorluğunu kavrayarak manevralar içerisine girmiştir. Diğer yandan Özal’ın aynı esnada bir yandan Talabani ve Barzani üzerinden bir yandan da kıdemli Türk solcuları ve gazetecileri kanalıyla Öcalan’a ilettiği mesajların da Öcalan ve PKK’yi uyandırdığı düşünülebilir.

Özal ve sonraki hükümetler tarafından alenen gönderilen Birand, Cengiz Çandar, Hasan Cemal gibi elçi gazeteciler dışında kıdemli Türk solcularının APO’ ya yanaşmaları hikayesi, incelenmeye değer bir durumdur. Bunlardan hangilerinin elçi, aracı olarak; hangilerinin ”durumdan vazife çıkarıp” kendi inisiyatifleriyle APO’ ya yanaştıklarını tam olarak kanıtlamak güç. Ancak bazılarının devletin doğrudan ajanı oldukları kuvvetle muhtemeldir. Bunların başında Doğu Perinçek gelir. Doğu Perinçek’in 80li yılların sonları ve 90lı yılların başlarında birdenbire Kürtçü kesilmesi ve APO’yla çok samimi dostluk kurması dikkate değer bir olgudur. Aynı dönemde Mihri Belli’nin PKK ve Kürt hareketine yanaşması da çok ilginçtir. Mihri Belli ve Doğu Perinçeğ’in aynı ”milli demokratik devrim stratejisi” okulundan oldukları, hatta başlangıçta ”beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısındaki gibi yoldaşlık ettikleri ve sapına kadar ”Bağımsız Türkiye”ci olup her türlü ”Bağımsız Kürdistan”cılığa ise şiddetle karşı oldukları; bunu emperyalizmin uşaklığı olarak değerlendirdikleri biliniyor. Ama o sıralarda halen ”Bağımsız Kürdistan” için savaşmakta olan APO’ya yanaşmakta ve onun dostluğunu kazanmak istemekte ise beis görmüyorlardı. [Mihri Belli'nin ''durumdan vazife çıkaran''lardan olduğunu düşünmekle birlikte; aynen Doğu Perinçek gibi devlet içindeki ''zinde kuvvetlere'', ''milli demokratik devrim'' müttefikleri olarak baktığı; hatta bir zamanlar bunların gerçekleştireceği bir darbe beklemekteyken son anda darbenin yönünün sapıp bildiğimiz 12 Martçıların duruma el koyduğu hatırlardadır…]

Kürtlerin legal parti kurma denemelerinde kurdukları partiye MİT ajanı Fehmi Işıklar’ın genel başkan yapılması örneği dikkat çekicidir… Daha sonra vazifeyi Yalçın Küçük üstlendi. Ağzından ”APO kardeşim” lafını düşürmeyen Yalçın Küçük, Mesut Yılmaz’ın elçiliğini yaparak APO’ya suikast haberini iletmişti.

Gerek savaş esnasında edindikleri öz tecrübelerden gerekse Türk devletinin böyle dolaylı dolaysız kanallarla kendi niyetlerini APO’ya sızdırmalarından gitgide Öcalan ve PKK’nin de bazı sonuçlar çıkardıkları, ama bu ham sonuçları tam olarak geliştiremedikleri görülmektedir. Kürdistan’da süren düşük yoğunluklu savaşın gitgide Kürtlerden çok TC devletinin amaçlarına yaramaya başladığı sezilse de PKK silah kozunu elden bırakmak istememiş; bunu sonuna kadar değerlendirme yolunu tercih etmiştir.

Kırılma noktası Öcalan’ın Türkiye’ye teslimi olmuştur. Amerika’nın Öcalan’ı TC’ye ”idam edilmemek koşulu” ile teslim etmesi, Öcalan’ın iddia ettiği gibi, onun asılmasını sağlamak ve böylece Kürtlerle Türkler arasında bin yıllık savaş başlatmak için değildir. Buna Öcalan’ın kendisi de inanmaz; inansa, aynı savunmasında ”20′inci Yüzyıl’ın sonunda zafer kazanan demokrasiler”, ”demokratik uygarlık” diyerek Amerika ve onun ”Yeni Dünya Düzeni”ne methiyeler dizmez.

Amerika’nın Ortadoğu stratejisi, onun NATO müttefiki TC’nin zayıflatılmasını, parçalanmasını, güçsüzleştirilmesini hiç bir zaman içermemiştir. Amerika’nın zayıflatmak, güçsüzleştirmek, sıkıştırmak istediği devletlere karşı ekonomik ablukadan, silah ambargosuna kadar pek çok kozu vardır. Bu bakımdan bir zamanlar Kaddafi Libya’sı, Saddam Irak’ı, İran İslam Cumhuriyeti, Esad’lar Suriyesi, Küba, Kuzey Kore gibi ülkelere izlediği siyasetler bellidir. Bu ülkelerden üçü Kürdistan’ın parçaları üzerindedir ve Amerika belli bir dönemden sonra Irak Kürdistan’ı Kürtlerine yeşil ışık yakmanın dışında Kürdistan’ın hiçbir parçasındaki Kürtleri ne desteklemiş, ne de bin yıllık boğazlaşmalar, savaşlar için kışkırtmış, onlara yardım etmiş değildir. APO bunları söylemekle Türk devletini kandıracağını mı sanmıştır, Türk devletini bu kadar aptal mı zannetmiştir bunu bilemiyoruz; ama savunmalarında sık sık kullandığı bu temanın onun yaptığı keskin stratejik dönüşümü PKK kitlesine izah etmede yararı olduğu görülmektedir. PKK kurmayları Öcalan’ın bu açıklamalarına sıkı sıkıya sarılmışlardır ve halen ”bu Önderlik”in, bu tehlikeyi büyük bir öngörüyle İmralı’da nasıl açığa çıkardığını, komployu düşmüş hale getirdiğini söyleyip durmaktadırlar.

Bunlar, işin propaganda yönü. Ancak bu siyasi dönüşümün, kuru propaganda kalabalığı arasında kaybolan son derece ciddi bir yönü vardır: Bu dönüşüm, daha önceleri Türk entegre stratejisinin içine sığmayan, kontrol dışında olan, ne zaman ne yapacağı kestirilemeyecek ve denetlenemeyecek olan Öcalan’ın bu stratejinin ”enstrümanlarından” biri haline getirilmesidir. Öcalan bu rolü kabul etmiştir, PKK de onu var eden, ona damgasını vuran ve onsuz bir yaşamı asla tahayyül edemeyecekleri ”bu Önderlik”i, kısa bir tereddütten, şaşkınlıktan sonra izlemeye devam etmiştir.

Türk devletinin entegre stratejisi, İmralı günlerinden itibaren artık sadece bir savaş stratejisi değildir, bu stratejide Kürt siyasetinin rehabilitasyonu, Ankara eksenine çekilmesi gitgide öne çıkarılmıştır. Daha önceleri sık sık kapatılan Kürt partilerini kapatmaktan vaz geçilmiş, illegalitedeki Kürt örgütlerinin legaliteye çıkmalarına göz yumulmuştur.

Bu siyasetin temel yaklaşımlarından biri şudur: Ankara – İstanbul’da, yani memleket dahilinde ve kanun ve nizamların nezareti altındaki Kürt, dağda yahut yurtdışında kontrol edilmesi güç olan Kürt’ten makbuldür. Stokholm’da ya da Şam’da, Kandil’de ya da Brüksel’de kontrol edilemeyen Kürt siyasi önderler Türk devleti için tehdittir, tehlikedir; en azından şüphelidir. Ama İmralı’da esaret altında ya da mecliste kontrol edilen Kürt o kadar da tehlikeli değildir; bunlar her an derdest edilecek, lüzumu halinde ipe çekilecek, o da olmazsa kim vurduya getirilecek Kürtlerdir.

Bu yaklaşımla Kemal Burkay’ın Stokholm’den devlet töreniyle getirtilip, VİP salonlarında ağırlanması ve Türk bakanın koltuğu, Türk bayrağının gölgesi altında kendisine beyanat verdirilmesi; entegre stratejinin tamamlayıcı unsurlarından birisi olarak değerlendirilmelidir. TC için, Ankara eksenindeki bir Burkay, Stokholm’de sessiz sedasız duran bir Burkay’dan daha yeğdir.

Doğu Perinçek tarafından piyasaya sürülen İmralı sorgu kasetlerini bu açıdan değerlendirmek gerekir. Türk devletinin Kürt politikasının hükümetler, partiler üstü ”milli” bir politika olduğunu bir kez daha anımsarsak; bu olayı çözümlemek daha kolay olacaktır. TC’nin ”milli” politikalarını hiç bir parti, tarikat, ”paralel, yamuk, derin, sığ, yuvarlak, fırıldak” yapı saptıramaz, çelmeleyemez. İmralı sorgu kasetlerini hiçbir kimse ”devlet rızası, muvafakati” olmadan dışarıya sızdıramaz; eline tutuşturulan bu tür belgeleri hiç bir piyon kendi kafasından aleniyete dökemez. Bunlar TC devletinin elinde ciddi anlarda kullanılacak materyallerdir. ”Devlet sırrı”dır. Bu sırrı ağababasından müsaade almadan, yeşil ışık görmeden ifşa etmek kimin haddine!

Eğer ifşa ediliyorsa, bu, TC devletinin entegre stratejiyi hayata geçirmesinde kritik bir aşamaya geldiğini gösterir. Dolayısıyla bu aksiyonu, hükümet, genelkurmay, MİT üçgeninin koordine bir icraatı saymak gerekir. Siyasi sorumluluk TC devletinin şu anda mutlak hakimi gibi görünen hükümetindir. Kurumlar arası koordinasyonu sağlayan odur. Bu konuda yer yer kimi sapmalar belirse de AKP hükümetinin başarılı bir performans sergilediği, Türk burjuvazisinin özlediği güçlü hükümet olmayı başardığı, geçmişte çokça yakınılan kurumlar arası koordinasyonsuzlukları, ayrı baş çekmeleri, kargaşaları hiç olmazsa bugüne dek önleyebildiği söylenebilir. Cemaat – hükümet çatışması ile ortaya çıkan tablo kimseyi yanıltmamalıdır.

Aydınlıkçılar vasıtasıyla piyasaya kaset sürme operasyonunu Kürt sorununu kendi meşrebince halletmek için uzun vadeli bir stratejiyi uygulaya gelmekte olan TC devletinin bu hususta yeni bir aşamaya geçmeye karar verdiği anlamında okumak gerekir. Kasetlerle geçici bir itibarsızlaştırma sağlanacağı öngörülmüş olmalıdır. Bu bakımdan Öcalan ve PKK yöneticilerinin gösterdikleri rahatsızlık geçicidir. Sesine benzeyen başka sesin araya sokuşturulduğu, sorgudaki sözlerin cımbızlanıp, bağlamlarından ve gerçek maksatlarından kopartılarak montaj edildiği biçimindeki açıklamalar bu operasyondan güdülen amacın ya kavranamadığını ya da bilmezden gelindiğini gösterir. Bu, bir itibarsızlaştırma operasyonundan ziyade; bir alıştırma, kanıksatma, İmralı sorgusundaki kimliği ile Öcalan’ı kamuoyuna benimsetme operasyonu gibi görünmektedir.

Turgut Özal, ani manevralar yapar, alışılmadık icraatlara girişir, ağır zamlar uygulamaya başlarken bu işe şaşıran kimselere gevrek gevrek gülerek ”alışırlar, alışırlar” derdi. İlk anda ortaya çıkan tepkiler, şaşkınlıklar zamanla diner; gitgide kanıksanan acayiplikler, terslikler olağan hale gelirdi. Özal siyasetinin derslerinden epeyce istifade eden, aynı ekol mensubu Erdoğan da bu yaklaşımda pirinden geri kalmıyor.

Öcalan ve PKK’yi Ankara eksenli siyasete entegre etmek, hükümete ve devlete daha da ”mecbur” hale getirmek, iyice köşeye sıkıştırarak geri adım atmalarını sağlamak bakımından bu koz muhtemelen daha önce de kullanılıyor; ”müzakereler” esnasında şantaj vasıtası olarak sallandırılıyordu. Fakat şimdiki durum, tenhada, perde arkasında kullanılan bir şantaj aracını artık kullanımdan çıkarmadır. Bir şantaj aracı, her şey ortalığa dökülmediği sürece etkilidir; ortalığa döküldükten sonra bir süre bir çalkantı yaratsa da artık eskisi kadar işlevsel olmayacaktır. Deşifre edilen sır, ağırlığını, etkisini, esrarını yitirir.

Kasetlere karşı PKK tarafından gösterilen tepkiler eşeğin yerine semerini dövmek tabirini akla getiriyor. PKK bu kasetlerin sözde müzakere yürüten devlet tarafından salındığını anlayamıyor mu? Bu, mümkün değil. Fakat belki de ”süreç zarar görmesin” düşüncesiyle, aksi bir tutum benimsenmiş; sanki her şey Perinçek ve arkasındaki meçhul paralel aygıtların, karanlık komplocuların marifetiymiş gibi değerlendirilmiştir.

PKK, birçok gizli konuya vakıftır; bizim bilmediğimiz, elde edemeyeceğimiz bilgilere sahiptir. Hükümetle, MİT’le görüşmeler yapmaktadır; bu nedenle bu operasyonun esasen hükümet ve devlet kaynaklı bir operasyon olduğunu bilebilecek durumdadır. Bunu bilebileceği gibi, operasyonun asıl amacını da çözmüş olmalıdır.

Şark siyaseti acayiptir. Sahnede sergilenen oyunla, perde arkasında cereyan eden gerçekler daima birbirinden farklıdır…

Şark siyasetinde dış görünüşte kanlı bıçaklı düşman olanların perde arkasında müşterek amaç peşinde koşması istisna olaylardan değildir. Gerçekte kim kimin hasmı, kimin dostudur kesin değildir; kim bugünkü dostla yarın düşman, bugünkü düşmanla yarın dost olur önceden kestirilemez.

Şu işe bakın: Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü tehlike altında gören ve bunu önlemek için politika ürettiğini söyleyenler nasıl çırpınıyorlar:

Hükümet partisi: ”Asabiyet şeytandan gelir, biz her türlü milliyetçiliği bundan böyle ayaklar altına alıyoruz. Memleketimizde kimse milliyetçilik davası güdemez, vatanımızı bölemez. Biz bu ülkeyi büyüteceğiz, dünyanın ilk on ülkesi arasına sokacağız. Kürt meselesi yoktur, benim Kürt kardeşlerimin terörle meselesi vardır. Bunu da entegre stratejiyle çözecek, terörü bitireceğiz. Türkçeden başka bir dil resmi dil yahut eğitim dili olamaz, ülkenin üniter bütünlüğü bozulamaz, siyasi statü falan olmaz”. vs. vs.

CHP, MHP, İP: ”Ülkemizi bölüyorlar, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını yapan Erdoğan Kürtlere siyasi statü tanıma pazarlığı yapıyor.” vs. vs.

Bir bilmeyen de bütün bu yaygaraların gerçek endişeleri, gerçek fikirleri yansıttığını zanneder. Türk tuluat tiyatrosunun siyasi şaklabanlarının en iyi becerdikleri şey bu yaygaracılıktır.

Bütün bu birbirine taban tabana zıt gibi görünen sözde karşıt politikalar; aktörleri ustaca rol yapan bir kayıkçı düvüşüdür. Dövüş sona erdiğinde hiçbirinin bu dövüşten yara almadığı, zarar görmediği, ama seyirci ya da müşterinin feleğinin şaştığı kabak gibi ortaya çıkacaktır.

Bahçeli’nin, Kılıçdaroğlu’nun yahut Perinçek’in kızıl kıyametleri olmadan Erdoğan’ın entegre stratejisi eksik kalır. Bu stratejinin ”Erdoğan’ın ülkeyi parçalayacak olan hain bir tasarısı” olduğuna; tüm partileri kesen müşterek ”milli” bir strateji değil; ”dış güçlerin kuklası olmuş Tayyib’in bir küstahlığı” olduğuna Kürtler ikna olmalıdırlar; buna ikna oldukları taktirde Tayyib’in icra ettiği Alicengiz oyununa iştirak etmekte fazla sakınca bulmayacaklardır.

Devam edecek…

Nerina Azad
Bu haber toplam: 2634 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:23:16:32
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad