Gencettin Öner: Sekülerlik, Laiklik, Komünizm ve Sosyal Darwinizm Üzerine Felsefi Bir Analiz; Kürtler Bu Kavramları Nasıl Algılıyor? (2)

Sekülerlik, Laiklik, Komünizm ve Sosyal Darwinizm Üzerine Felsefi Bir Analiz; Kürtler Bu Kavramları Nasıl Algılıyor? (2)

Irak'a sığınmış Filistin li kaçak militanlar, Saddam ordularının ön saflarında Kürtleri ve Şii Arapları "Enfal" adına gördükleri yerde katlediyorlardı. Dünyanın her yerinde mazlum edebiyatı yapan bu Filistinliler, daha da ileri giderek, taciz ve tecavüz ettikleri Kürt kadınlarının kanlarıyla duvarlara "Yaşasın Özgür Filistin" yazıyorlardı. Sanki Filistin'in özgür olmasını engelleyen Kürt kadınlarymış gibi. Kürtçe de bu konularla ilgili çok güzel bir söz var; "Nikare bı kerê, bazdide kurtan" (Eşeğe gücü yetmiyor, koşup semerini dövüyor)

Gencettin Öner

10.02.2024, Cts | 09:11

Sekülerlik, Laiklik, Komünizm ve Sosyal Darwinizm Üzerine Felsefi Bir Analiz; Kürtler Bu Kavramları Nasıl Algılıyor? (2)
Makaleyi Paylaş

LAYİSİTE (LAİKLİK): Sekülarite, ya da seküler kişilik ile ilgili felsefi tanımlamayı, makalemizin bir önceki devamında detaylarıyla açıklamıştık. Seküler kişilik, bireylerin dünyevi olaylara ve olgulara dinsel veya ideolojik saikler çerçevesinde değil vicdan, empati ve mantık çerçevesinde yaklaşım gösteren rönesansın insanlığa kazandırdığı en erdemli hayata bakış felsefesidir. Layisite (Laiklik) ise, dünyevi yaşamda, din ile devlet işlerinin birbirinden kalın çizgilerle ayrılması demektir. Değişmez ve dogmatik kurallar silsilesi olan dinsel inançlar ile, yine aynı kurallar silsilesine sahip ideolojik dayatmaların "tek hakikat" "tek doğru" kabulüne dayanan ahiret inancının, dünyevi ve dünyaya ait olan devlet işleyiş düzeninden ayrı tutulmasını, toplumda var olan din, mezhep yada dinsizliğin (Deizm-Agnostisizm-Ateizm) karşısında tarafsız kalma, nötr kalma durumudur. Çok yanlış bir şekilde bilinçaltına yerleşmiş yanlışlardan biri de -özellikle Müslüman toplumlarda- laikliğin "dinsizlik" olarak bilinmesi olayıdır. Tersine, laiklik toplumda azınlıkta kalan inanç veya inançsızlık ların var olma ve kendi inanç-inançsızlıklarını özgürce yaşamanın da teminat altına alınmasının garantisidir. Bu bilimsel tanımlamalara göre Türkiye'nin ısrarla "Ben laik bir devletim" diye ortalarda dolanıp durması sizce doğru olabilir mi? Türkiye Cumhuriyeti devleti, hiçbir zaman gerçek anlamda laik bir devlet olmadı, olamadı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve otoriter-ceberut rejimin kurumsallaşması için Mustafa Kemal'in siyasi rakiplerini devlet baskısı ve terörüyle sindirmek ve tasfiye etmek için "Laiklik karşıtlığının odağı haline gelmek" le onları suçlamış, partilerini kapatmış, kişileri yargılatmış ve tetikçilerini de devreye sokmuştur.

Hiç uygulanamayan bir laikliği koz olarak kullanan bu otoriter-ceberut sistem "makbul vatandaş" kategorisine aldığı (Türk- Sünni -Hanefi) kesimin inanmış olduğu din ve mezhebin açıkça tarafı olmuş bir devlet, laik bir devlet olabilir mi? Ayrıca çoğunluğun kabul ettiği bu din ve mezhebin inanç ve ritüelleri toplum nezdinde itibarlı ve güvenilir kılmak, kamuya ait binaların bu dinin ibadethanelerine (Cami) şeklinde sunmak, bu dinin ve mezhebin din adamlarını devletin memuru statüsüne yükselterek onlara maaş bağlaması, laik bir devletin temeline dinamit koymakla eş anlamlıdır. Böylesi bir durum çok ciddi bir şekilde Laiklik ihlalidir. Peki toplumun genelinde var olan bazı iyi niyetli kişiler; "Ee ne var bunda kardeşim. Bahsettiğiniz din, bu toplumun ezici çoğunluğunun inandığı bir dindir" der, diyor. Evet doğru. Tablo böyle diye, anayasasına laiklik maddesini "devletin temel anlayışı, değiştirilemez maddesini koydurtmak neyin nesi? Eğer ki laik bir devlet iseniz, toplumun çoğunluğunun dini için; "Bu din, devlet olarak bizim de dinimizdir" diyemezsiniz. "Toplumun %99,9 Müslümandır" diyerek, Laik bir devlete resmi din biçemezsiniz. Laik bir devlet, birey ve toplulukların inanç ve inançsızlığı karşısında her zaman tarafsız ve nötr kalma görevi vardır. Onun için laikliğin hiç anlaşılmadığı ve yanlış anlaşıldığı toplumlar, Müslüman toplumlardır.

Laikliği bu şekilde uygulamanın otoriter ve diktatörlükle yönetilen ülkelerde takiye devreye girer. Ülkeyi demir yumrukla yöneten, vatandaşlarına zerrece inanmayan, güvenmeyen, hak, hukuk, adalet ve özgürlüğün esamesinin okunmadığı bu türden aşırı milliyetçi diktatörlükler (Türkiye'de Mustafa Kemal, Suriye de Hafız Esat, Irak'ta Saddam Hüseyin ve daha niceleri) kendi toplumlarının daha önce dinsel hurafelerle uyutulmuş olmasını da bir şans, bir avantaj olarak görmüşlerdir. Çünkü daha birey olamamış öylesi tebaa toplumları kontrol altında tutmak adına, kendi ideolojik duruşlarına zaman ve mekan içinde kılıflar bularak dikta saltanatlarını sürdürmüşlerdir. Şartlar gerektiğinde o toplumun çoğunluk olarak inandığı dinin veya tarikatın sahte hamisi kesilmekten de geri kalmazlar.

Burada çarpıcı bu durumla birebir örtüşen yaşanmış bir örneğimiz var. 1986-88 yılları arasında Irak'ın eli kanlı diktatörü Saddam Hüseyin, 180 bin Kürt ve Şii Arabı katledip Kerbela çölüne gömdüğü operasyonun adını "Enfal" koymuştu. Operasyonu başlatırken, bir elinde kuran diğer elinde sıkmaya hazır tabancası bulunuyordu. Enfal, Kuranda bir surenin adı olduğunu da hatırlatalım. Arapça anlamı "Ganimet" demektir. Onun için Irak'a sığınmış Filistin li kaçak militanlar, Saddam ordularının ön saflarında Kürtleri ve Şii Arapları "Enfal" adına gördükleri yerde katlediyorlardı. Dünyanın her yerinde mazlum edebiyatı yapan bu Filistinliler, daha da ileri giderek, taciz ve tecavüz ettikleri Kürt kadınlarının kanlarıyla duvarlara "Yaşasın Özgür Filistin" yazıyorlardı. Sanki Filistin'in özgür olmasını engelleyen Kürt kadınlarymış gibi. Kürtçe de bu konularla ilgili çok güzel bir söz var; "Nikare bı kerê, bazdide kurtan" (Eşeğe gücü yetmiyor, koşup semerini dövüyor)

Fundamentalist din baronları (hangi din olursa olsun) tüm inanç ve inançsızlığın yegane güvencesi olan gerçek laikliği toplum gözünde düşürmek için "Laiklik din düşmanlığıdır" teranesine sarılırlar. Oysa gerçek laiklik, herhangi bir dinin düşmanı değil, tersine dinleri ve dinsizliği birbirlerine karşı korumanın panzehridir. Aşırıya kaçıp çığırından çıkan dinci ve dinsiz fanatizme karşı da azınlıkta kalmış inanç veya inançsızları koruyucu bir kalkan görevini görür. Toplumda var olan bütün inanç ve inançsızlık durumları, sınırları çizilmiş bireyler ve toplumların dinsel özgürlük sınırları da, başka dinlerin veya dinsizlerin özgürlüklerinin sınırına kadardır. Gerçek anlamda laik bir devlet, bir inanç veya inançsızlığın tarafgirliğini yapamaz. Laik bir devlette vatandaş dindar veya dinsiz olabilir. Laik devlet kendisini "dindar" veya "dinsiz" şeklinde tarif edemez. Şimdi laikliğin bu gerçek tanımı ışığında, Türkiye Cumhuriyeti devletinin 1937 yılında anayasasında yaptığı bir değişiklikle "laik devlet" kavramını anayasanın ilk dört değiştirilemez temel maddesi olarak kabul eder. Tekrar ifade edelim. Bu madde anayasa günümüze kadar da hep süs olarak kalmıştır. 1924 anayasası bir yönüyle zaten şeriatçı-din esaslarına göre davranması gereken bir devletti. O anayasa, Türklüğe yaptığı vurgu yanında, devlete de bir rol biçmişti. "Devletin Dini İslam'dır" diye. 1928 yılında bu madde kaldırıldı. 1937 yılına kadar. Devletin toplum ve birey sözleşmesi için hep keyfi kararlar alındı.

Diyanet işleri başkanlığı, Sünni-Hanefi içtihatları çerçevesinde içtihatları olan, bu temel üzerinde hutbeler okutan ve topluma "tek hakiki din, Sünni-Hanefi mezhep dinidir" diye telkinlerde bulunmuş, bulunmaya da devam ediyor. Bu durum, laik devlet anlayışına temelde aykırıdır. Laik bir devlet, kendi kurumsal yapılarını bir dinin veya bir mezhebin diğer din ve mezhepler üzerinde hakimiyet kurmak için tahsis edemez. Bir dinin veya mezhebin içtihatlarını anlatan din görevlilerine maaş bağlayamaz. Bir din veya mezhebi "gerçek ve hakikat din bu" diye topluma lanse edemez. Devlet bu konuda daha da ileri giderek Sünni-Hanefi mezhebini, ülkenin "Makul ve tek geçerli dini" olarak kabul etmiştir. Sonuç itibari ile, Türkiye Cumhuriyeti devleti, hiçbir zaman gerçek anlamda laik bir devlet olamadı.

KOMÜNİZM: Sanırım üzerinde en çok tartışılan, tartışmaları sürdüren muhataplarının da üzerinde hiç bir zaman anlaşamadıkları kavramlardan biri de "komünizm"in tam olarak ne olduğu konusuydu. Komünizmin, sosyal hayat, yaşam biçimi, özgür düşünce ve inanç konusunda nasıl bir çözüm önerdiği konusu, bu ideolojiye gönül vermiş birey ve grupların kendi istek ve arzularını komünizmin nihai amacı olarak göstermeye çalışmışlardır. "Komünizm tam olarak neyi savunur" konusundaki tartışmalar, 20 yy ın başı ve ortalarında beklenenin aksine, sanayi sermaye ve işçi sınıfının geliştiği ülkelerde değil, geri kalmış feodal-yarı feodal toplumlarda şiddet ve askeri darbelerle ete-kemiğe büründüğünde insanlar bunun şokunu yaşadılar. Bu durum, komünizmin ütopik-teorik hayalini de yerle bir etti. Düz mantık üzerinde bu tartışmalar yürüdüğü için, reel komünizm de, ütopik-teorik komünizm de somut bir analizden geçirilemedi. Ütopik-Teorik komünizmi formüle eden Alman filozofları (Karl Marks ve Friedrich Engels) "Komünüst Partisi Manifestosu" da; "Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan, nihai amaç sınıfsız, devletsiz ve paranın olmadığı kolektif toplumsal bir yaşamın arzulandığı hayali bir düzen arzulanıyordu.

Komünizm, dünyevi ve ideolojik temalı toplumsal bir sistemin kurulmasını öngörmüştür. Ütopik olarak, insanların birbirlerinin emeklerini sömürmeden barış ve huzur içinde yaşanmasının yegane yolunun özel mülkiyetin tamamen ortadan kaldırılması, üretim araçlarının kamulaştırılarak (devletleştirerek) işçilerin yönetiminde (!!?? -Bu çok tartışılan ve hala tartışılmaya devam eden hayatın gerçeklerinden kopuk bir tespitti-) toplumu sınıfsız ve sömürüsüz ideal bir yapıya taşıyarak bu sömürü ve baskıların ortadan kalkabileceği inancını insanlara aşılamaya çalışıyordu. Laiklik ve seküler kişilik konularını işlerken, buna benzer çelişkileri orada da tartışmıştık. Komünizm, ekonomik, dünyevi, sosyal ve ideolojik bir sistem olduğu savunuluyor olsa da, sık yapılan yanlışlıklarından biri de komünist olmanın kriterlerinin başında o kişinin mutlaka materyalist (ateist) olması gerektiği teziydi. Oysa ateizm bir inanç, (İnanmama inancı) komünizm ise dünyevi bir yaşam tarzıydı. Pekala bir Müslüman, bir Hristiyan veya bir Budist de rahatça komünist olabilir, aynı zamanda inançlarının gereğini de yapabilirdi. Komünist teorisyenler ve liderlerin tamama yakını ateist olması bu gerçeği değiştirmez. Mesela Hitler ve Mussolini de ateist idiler. Aynı zamanda azılı faşist ve ırkçıydılar. Mustafa Kemal de ateist ya da deistti. O da aşırı Türk milliyetçisi ve diktatördü.

Komünist sistem bir ütopyaydı. Kulağa hoş geliyordu. Hele bu rejimin baş koruyucusu ve yöneticilerinin Proletaryanın (işçilerin) önderliğinde insanları sınıfsız bir topluma ulaştıracak iddiası komedinin de ötesindeydi. İşçilerin (proletarya) toplumu nihai amaca (Komünizme) sürükleyip götüreceği konusu gerçekçi değildi ve hiçbir zamanda olamayacaktı. Bu, orta sınıf eğitimli ve entelektüel dinamik kesimlerin büyük burjuvazinin sınırsız mal varlığı ve sermayesine karşı olan kıskançlıklarıyla. eğitimsiz, tek gayesi ailesini geçindirmek olan proletaryanın (İşçiler) yönetimi-diktatörlüğü- bahanesini yumurtlayarak aslında iktidarlarının özlemi olan "bürokratik devlet kapitalizmini" işçilerin ve köylülerin yardımıyla almaya yönelik yeni bir sınıfın talebiydi. Marks, Engels, Lenin, Troçki, Mao ve diğer komünist liderlerin hepsi eğitimli, meslek sahibi ve orta sınıftan gelen kişilerdi. Zaten reel komünizmin iktidar olduğu ülkelerde, Yönetim güya proletaryanın. ama iktidar tokmağı bu azınlık kimin elindeydi. Evet, görünürde özel mülkiyet yoktu, fakat her şeyin devletleştirildiği bu sistemde, ülkenin bütün imkânları bu yönetici bürokratik azınlığın elindeydi. Komünizm ütopyası da zaten insanın yaratılış arzusuna ve tabiatına aykırı bir şeydi. Rusya ve doğu Avrupa da dayanamayarak çöktü. Uzakdoğu'nun geleneksel kültürü ile harmanlanmış Çin ve Kuzey Kore komünizmine "Komünist" demek ne kadar doğru? O da ayrı bir mesel. Kuzey Kore bu rejimi bir adım daha öteye taşıyarak bu rejimi bir de saltanata dönüştürmüş oldu. Kuzey Kore de 3. kuşak saltanat rejimi devam ediyor. Totaliter komünist rejimin hakim olduğu ülkelerde, "yoldaşlık" "eşitlik" "özgürlük" ve demokrasi hikayedir. Rus Bolşevikleri, yeni ve güçlü bir Rus imparatorluğu için, "Sovyet" hikayesiyle yıllarca Kafkas ve Doğu Avrupa halklarını eski sömürgeciliği aratmayacak şekilde denetimleri altına almışlardı. Ulusal varlıkları baskı altına alınmış ülkeleri sömürgeleştirilmiş ülkelerde ki Ezen ulus komünistlerinin, ezilen ulus komünistlerine; "Birlikte mücadele edelim, gücümüzü bölersek hepimiz kaybederiz. Milliyetçilik proleter devrimi böler" (!!) Bu sözler sizlere yabancı gelmiyor değil mi? Ezilen ulus solcu ve komünistleri ise şu soruyu sorduklarında; "Ulusal haklarımız gasp edilmiş, kimliğimiz, dilimiz inkar edilmiş, peki bu nasıl çözülecek" dediklerinde ise; "Devrim yaptığımızda her şey düzelecek. O zaman zaten ulusal haklarınıza kavuşmuş olacaksınız" Buna inanan saftrik ezilen ulus solcu ve komünistlerinin ulusal özgürlük taleplerinin nasıl mahşere sarktığını herkes gördü. Hepsi yalan ve palavraydı.

2024 Mart ayında yapılması planlanan yerel yönetim seçimlerinde de Kürtlerin ne yazık ki hala ders almadıkları görülüyor. Bir sene önce iki aşamalı yapılan Otokratlaşmış Cumhurbaşkanlığı seçiminde, Kürdistan'daki oy oranı yüzde 2-3 lerde olan CHP adayının desteklenmesi için Kürtleri manipüle eden çağ dışı totaliter örgüt yöneticileri, yüzde65-70 oranında Kürt oylarını adı geçen adaya akıtmışlardı. Bu aday da, Köşe bucak Kürtlerden kaçan Alevi-Kürt bir zattı. Bu zat MHP ve lideri Bahçeli'yi bile ırkçılıkta yaya bırakan ultra faşist bir parti başkanıyla seçimi kazandığı takdirde 3 büyük icracı bakanlık ve MİT başkanlığını almayı protokol altına alacak imzalar atılmıştır. Bu ultra faşist liderin oy oranı bin de bilmem kaçlık oranlarda görünüyordu. Kürlerin adına siyaset yaptıklarını söyleyenler böylesine muazzam bir destek karşısında siyaseten hiç bir şey istenmemiş, üstüne üstlük te bu vesayetçi partinin yöneticileriyle görünmemek için köşe bucak kaçmıştı. Oysa bunların amacı, "Türkiyelileşme" ve "demokratik özerklik" adı verdikleri ne idüğü belirsiz kafa bulandırma kakafonilerdi.

1921, 1925, 1930 ve 1937-38 tarihlerinde on binlerce kadın, çocuk, yaşlı masum insanları mağaralara doldurup kimyasal silah kullanılarak onları hayattan alan rejim, eski dışişleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in yazmış olduğu anı kitabında "Onları mağaralara doldurup fareler gibi zehirledik" itirafında bulunmuştu. Selahaddin Demirtaş'ın eşi Başak Demirtaş'ın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığı aday adaylığından geri çekilmesine neden olan, Kandilin Dinozor yöneticilerinden Mustafa Karasu'nun tehdit gibi açıklamalarıydı. Çağın gerisinde kalmış bu dinozor yönetici "Türkiye demokrasi güçleri" dediği kesimlerle bir sene öncesi, Kürtleri kamikaze oy deposu şeklinde hiçbir siyasi talepte bulunmayarak "bar sosyalistleri" konumundaki Kemalist Türk solunu Kürt yoksulların sırtında meclise taşımış, CHP'nin statükocu ve devletçi bürokrat adayını Kürt oylarıyla ihya etmişti. Sonuç Kürtler açısından felaket bir siyasi durum yaratmış, Onurlarını ayaklar altına almışlardı. Dinozorun ağzından dinleyelim; "İttifak konusunda, ortaklaşma konusunda herkes hassas olmalı. En fazla da tabii ki Kürt halkı hassas davranmalı. Türkiye'deki demokrasi güçleriyle ortaklaşarak, ittifakları güçlendirerek, var olan ittifakları sahiplenerek, ittifaklara değer vererek bu mücadeleyi yürütmek gerekiyor. Bazı çevreler ittifakları tır tıklayabilir, ittifaklar şöyle böyle diyebilirler. Kürt halkı bunlara kulak vermemeli. İttifakları tu kaka eden, ittifakları kötüleyen anlayışlar Kürt dostu değildir. Bu bakımdan Kürtler, demokratik siyasette, bu seçim sürecinde esas yaklaşımını demokrasinin gelişmesi ve demokratikleşme doğrultusunda geliştirmeli ve tutumlarını koymalı." Nasıl açıklama? Demokrasi güçleri dedikleri kesimin başında CHP geliyor. CHP'nin parti olarak "demokratik güç" pratiği de ortada. Kastettiği Kemalist Türk soludur. tek tek sicillerini ve Kürt halkına açıkça ihanetlerin özetleyelim.

Eski TKP (Türkiye Komünist Partisi) Komintern'e (III. komünist enternasyonal) dersim soykırımıyla ilgili bir rapor gönderiyor. On binlerce çocuk, kadın ve sivil masum insanları mağaralara kapatıp kimyasal silahlarla katleden rejim için: "...ilerici ve reformcu Kemalist yönetim ile Dersim’in gerici-feodal Kürt aşiretlerinin ayaklanması sırasında yaşanan olaylar...” diyor Eski TKP. Günümüz TKP si, dili kültürü, ulusal kimliği yok sayılmış yasaklanmış bir halkın dini bir lider etrafında toplanıp temel insan hakları için ayağa kalkmış Şeyh Said ve arkadaşlarına ağza alınmayacak hakaretler yağdıran bir komünist partisi. Böylesi bir ahlaksızlığı, nefret saçan bir ırkçılığı dünyanın başka bir yerinde görebilir misiniz? TİP; Yakın zamanda 3 dönem üst üste Kürt oylarıyla meclise taşınmış bu partinin sözde hukukçu şoven milletvekili Sera Kadıgil, eğitim bakanlığı bütçesi üzerinde konuşurken: "1913 te andımızı kaldırdınız" diye eleştirmesi, onun bilinçaltına saklı şoven duygularının dışa vurumu olarak anlamak lazım. Dünyanın en ırkçı, en faşist andının kaldırılmasına hanımefendinin bu üstenci ve ırkçı duygularını belli ki çok incitmiş. İktidarın yandan yamalı ortağı MHP ve Genel başkanına karşı bir tepki bu. Bu konu hakkında konuşmak senin görev alanlarına giriyor. Neden sorumluluğunuzu yerine getirmiyorsunuz da bu işleri bize bırakıyorsunuz? Bizleri de Kürtlerin gözünde deşifre ediyorsunuz." demeye getiriyor.

Kandilin dinozor yöneticilerinden Mustafa Karasu'nun yukarıda yapmış olduğu açıklamada altını çizdiği "Demokrasi güçleri" "demokrasi safları" dediği kesimler işte bu kesim. Kürtler, Kendilerine hep bela ve kötülük getirmiş bu Anti-Kürt oluşumdan kendisini bir an evvel kurtarmalı, Gasp edilmiş ulusal hakları konusunda kendi içinde kenetlenmeli, gerçek anlamda demokrat, dünyayı iyi okuyan, dürüst ve samimi kadrolarla donatılmış bir Kürt partisine acilen ihtiyaç var. Siyaset te güç birliği ve ittifaklar elbette mümkündür. Temel haklar bir kenara itilmeden bu işbirliği ve ittifaklar ihtiyaç duyulduğunda elbette yapılmalı. Buda kamuoyuna açık, şeffaf ve her şey protokol altına alınarak yapılmalıdır. Gizli kapalı kapılar ardında verilen söz ve vaatlerin hiç bir değeri ve anlamı yoktur. Demokrat, şiddeti reddeden, vesayetçi değil, bilgili ve donanımlı dürüst kadroların bu sorumluluğu üstlenerek Bir Kürdistani Partinin kurulması, taşların yerli yerine oturtulmasına yol açacağı gibi, Türkiye'deki mağdur kesimi de soğuk savaş eseri totaliter örgütlerin vesayetinden kurtarır.

 

 

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu makale toplam: 2006 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:22:23:38
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad

Gencettin Öner

Yazarın Önceki Yazıları

Toplumlara 'Hakikat' Diye Dayatılan Sosyal Psikoz ve Sosyal Halüsinasyon Handikaplarından Kurtulmaları Mümkün Olabilir mi? 3 Olgu, 3 Sonuç ve Toplumun Çok Hazin Aymazlığı Sekülerlik, Laiklik, Komünizm Üzerine Felsefi Bir Analiz; Kürtler Bu Süreçte Ne Yapmalı (1) Tarihten Hiç Ders Çıkaramama Selahattin Demirtaş ve Seher’in Dramı Sarı Hoca(İsmail Beşikci) Hakkında Birkaç Hayat Anekdotu 'Derin Dewlet Nedır Abê?' Aptallığın Resmi Var Mıdır Acaba? Yalanlarla Zihinlere Kazınmış Ezberlerin Bozulması ve Hakikat 'Xwedê Mırov Kor Neke, Kor Bikejî Kerr Neke' Sosyal Psikoz ve Hakikat 'Cumhuriyet' Nedir? Ne Değildir? 'İlericilik', 'Gericilik', 'Faşizm' ve 'Demokrasi' Kavramları Üzerinde Felsefi Bir Beyin Fırtınası Sivil Katliamları İdeoloji ve Din Kisvesi Altında Savunan Barbarlık 'Göz Bebeği' 'Göz Ağrısı' 'Göz Dikeni' Katliam, yağma, fetih ve işgalleri kutsama, bu kötülüklerin mağdurlarının torunlarının aymazlıkları üzerine Bayramlar; Kimilerine Sevinç ve Mutluluk Vesilesi Olurken, Kimilerine Neden Hüzün ve Yok Sayılma Vesilesi Oluyor? Tabuları Yıkmak Değerli Hukukçu, Hakperest İnsan, Hacı Akyol’un Anısına Saygıyla Toplumsal Hafıza, Mustafa Muğlalı ve 33 Kurşun olayı Sivas Katliamı Üzerine Tekrarlı Bir Hatırlatma Hakikat ve Vicdanla Bağdaşmayan Rutinleşmiş bir İnanç Ezberi; Kurban İnsanlığın Erdemli Olma Yolundaki Uzun Yürüyüşü; Evim mi? Devrim mi? İki Yüzlülük, Riyakarlık ve Yalanlarla Nereye Kadar? 2023 Seçim Sonuçları Üzerine Birkaç Söz… Kaybedenler ve Kazananlar; Neden? Nasıl? Niçin? Yüz Yıldır Kürtlere Dayatılan 'Kırk Katır mı? Kırk Satır mı? ' Anlayışına Ne Zaman Dur Denilecek? Faşist Nobranlıkla Nereye Kadar? Bir Seçimin Sosyolojik ve Siyasal Anatomisi 'Denizler'in Yolu' ve Gerçekler Dersim Katliamı Olguları, Kavramları Çarpıtma Ve Türk Toplum Algısında Karşılık Bulmuş Politik-Şoven Psikoz 23 Nisanı Bayram Havasında Kutlayan Türkler, 24 Nisan Trajedisini de Unutmamalılar Toplumu İnanç Ve Bayrak Dayatmasıyla Terbiye Etmeye Çalışılan Oyunlar Ve Erdemlilik Tarihte yaşananlardan ders çıkaramama ve son hazin siyasi aymazlık Kılıçdaroğlu'nun 'Halil İbrahim Sofrası' Temennisi ve Gerçekler Spor centilmenliği, seri katilleri kutsama ve faşistleşen toplum Coğrafyamızda meydana gelen deprem felaketi üzerine birkaç söz Riyakarlık, makyaj ve yalanlarla nereye kadar? Etnik nefretin aramızdan aldığı güzel insan; Hrant Dink 'Öteki'ye Olan Düşmanlık ve Nefret, Empati ve Erdemliliğe Dönüşebilir mi? 100. Yılına girecek olan otoriter ve tekçi rejimin kalıcı otokrat bir rejime evrilmesine karşı mağdurlar ne yapmalı? 'Kimseye Verilecek Bir Çakıl Taşımız Yoktur' Veya ‘Ya Sev Ya Terket!' Metaforu Üzerine Birkaç Söz Nasıl Bir Anayasa? Sedama bındestîya Kurda azlû bu! Neo-Osmanlıcılık ile Neo-İttihatçılığın 100 yıllık ezeli düşmanlıktan, iktidar ittifakına geçmeleri ve 10 kasım üzerine birkaç söz Cumhuriyet mi, Demokrasi mi? 2023 Seçimlerinde 'vatandaş bekası' için kime ve neye göre oy verilmeli?
x